> Perspektif
> Dialog
> Etkinlik Analizi


Bölüm Editörü
Uğur Şeker



  Mimar Feed











 
Ceren İbrahimhakkıoğlu
 
ceren@taskisla.net

ÖMER TACİR İLE RÖPORTAJ 27 Temmuz 2006

Merhaba hocam, genelde Taşkışla'nın öğretim üyeleriyle röportaj yapıyorduk ama bu sefer bir farklılık olsun istedik ve Taşkışla'da olup Taşkışlalı olmayan sizinle konuşmak istedik.

Aslında ben İTÜ'lü de değilim, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi mezunuyum ve mimarlıktaki ilk dönemim. Mimarlıkta hiç ders vermemiştim.

Ders vermek istediğiniz fakülteyi siz mi tercih ediyorsunuz?

Türk Dili Grubumuz var, o grupta herkesin programına uygun olan yere göre belirleniyor ders vereceğimiz fakülte.

Peki ders saatlerini siz mi belirliyorsunuz?

Belirli bir program var, herkes kendisine, ders programına hangi saatler daha uygunsa onu seçiyor. Bu şekilde ders günlerimiz ve saatlerimiz belirleniyor.

Öğretmen olmayı düşündüğünüz halde neden kendi üniversitenizde kalıp akademisyenliğe devam etmediniz?

Üniversite bittiği zaman benim niyetim Tibet'e gitmekti. Hint Elçiliği'ne gittim. Buraya başvurduğum zaman Dil Tarih'te yüksek lisansa başlamıştım, o süreçte aynı zamanda Türk Dil Kurumunda çalışıyordum ve aklımda Tibet'e gitmek vardı. Budizm'e, tasavvufla olan ilişkisinden dolayı ilgi duyuyordum, severek okuyordum. Dediğim gibi Hint Elçiliğine gittim, pasaport işi için, nasıl giderim nasıl yaparım diye. Bizim üniversitede okuyan Pakistanlı bir arkadaş vardı, o da yüksek lisans yapıyordu, onun adresini falan aldım, oraya gideceğim orada biraz kalacağım diye ama düşündüğüm şeyler tam düşündüğüm şekilde olmadı.

İTÜ'de ders vermeye başladığımda 21 yaşındaydım ve sınıfta yaşımı söylemeye utanıyordum. O zaman Türk Dili dersi 3. ve 4. sınıfta alınıyordu ve hiç unutmam hayatımdaki ilginç olaylardan biridir, anlatayım... Maden Fakültesinde ilk dersime girdim, öğrencilerin karşısında 21 yaşında ceketli kravatlı tertemiz bir genç, sınıfa girdiğimde çocuklar 'acaba biri bize şaka mı yapıyor, bu kadar genç bir insan nasıl hoca olur' diye düşünüyorlar. Hababam Sınıfı filmindeki gibi bir durum söz konusu. Öğrenciler, acaba başka birini mi hoca diye gönderdiler diye bakıyorlar. Sınıfa girdim, babam yaşındaki saçlı sakallı adamlar, ben ne yapacağım diye düşünüyorum. Öyle bir 5-10 dakika geçti, sınıfta çıt yok. Ben ne anlatacağım diye düşünüyorum, onlar 'ya bu öğrenci midir, öğretmen midir, şimdi öğrenciyse çok fena kekleniyoruz, öğretmense bir şey söyleriz ayıp olur ' diye düşünüyorlar. Ondan sonra bir sohbete başladık, saat 11.00'deki dersin hocası kapıyı tıklattı 'çıkmıyor musunuz hocam? ' diye... İlkokula biraz erken başladım, hiç ara vermedim, üniversiteyi liseyi bitirdiğim sene kazandım, orada da bir kaybım olmadı, dolayısıyla biraz erken yaşta başladım çalışmaya. Bazen düşünüyorum da gerçekten çok yıpranmışım, birazcık daha soluklu gitseydim daha iyi olurdu ama öyle denk geldi öyle yaptık.

Hocam, verdiğiniz ders İTÜ'de havuz dersi, dolayısıyla...

Önceden öyle değildi, havuz sistemine geçilmeden önce her fakültede belirli hocalar olurdu. Mesela benim derslerim sadece Fen-Edebiyat'ta ya da Uçak-Uzay Fakültesi'nde olurdu ve sadece o fakültelerin öğrencileri benim dersimi alabilirdi, şimdiki gibi isteyen istediği fakülteden ders alamıyordu. Dolayısıyla o zamanlar benim için daha zordu, şu sebeplerden: bir; sınıftaki öğrenci sayısı çok fazlaydı,100-110 kişilik sınıfta ders yapıyordunuz, iki; 3 yıldır birbirini tanıyan öğrencilere ders anlatmaya çalışıyordunuz, sınıfa hâkimiyet daha zordu. Şimdi 1. sınıfta da alınabiliyor bu ders,3. sınıfta da ve öğrenciler aynı fakülteden olmadıkları için sınıfa hâkimiyet şimdi çok daha kolay.

Peki, bir karşılaştırma yapabilir misiniz fakülteler arası?

Havuz sisteminden önce çok daha net konuşabilirdim.Elektrik-Elektronik'te, Uçak -Uzay'da,Fen-Edebiyat'ta, Gemi İnşaat'ta derslerim vardı.Fakülteler arasında öğrenci profili olarak farklılık oluyor.Tüm arkadaşlarımız genelde ya İşletme Fakültesinde ya da Mimarlık Fakültesinde ders vermek isterdi çünkü genelde bu bölümlerde, hele mimarlıkta sanat yönü ön planda olduğu için dersler biraz daha keyifli geçerdi,diğer fakültelerde bu fakültelere nazaran çok renkli geçmezdi dersler. Mesela derste bahsettiğim kitabı duymuş olan öğrenci sayısı mimarlıkta 10 taneyse Gemi İnşaat'ta 3 taneydi, böyle farklılıklar vardı.

İTÜ'de gördüğüm birkaç şey çok dikkatimi çekti. İTÜ'ye gelmeden önce kitaplardan tanıdığım İTÜ vardı, Oğuz Atay'ın romanlarından... Mühendishane, Türkiye'nin en eski üniversitelerinden biri, Türkiye'nin en elit insanlarının okuduğu okullardan biri, kafamda böyle bir imaj var. Fakat İTÜ'de çalışmaya başladığım zaman gerçekten çok şaşırmıştım.

Birincisi, öğrencilerle hocalar arasında diyalog yok denecek kadar az, bunu öğrencilerin kendi ifadelerinden biliyorum, 3 yıl boyunca tahtaya kalkıp sınıfta hocaya soru sormamış öğrenciler vardı. Sen dersimi alıyorsun, derslerimi biliyorsun, derslerimi daha çok öğrenciyi konuşturmaya yönelik, onların düşüncelerini öğrenmeye yönelik sözlü iletişim şekilde işliyorum. Bu birazcık abartı gelebilir sana, dışardan biri olarak duysam bana da şaşırtıcı gelir; 3. sınıf öğrencisini kaldırıp bu konudaki görüşün nedir diye sorduğumda çocuk titriyordu 'hocam, şimdiye kadar hiç söz almamıştım, çekiniyorum' dedi. Dolayısıyla o kitaplardan tanıdığım İTÜ'yle gerçek İTÜ arasında çok farklılık vardı ona çok şaşırmıştım.

İkincisi, Gemi İnşaat'a çok gidiyordum ve genelde bayan öğrenciler orayı pek fazla tercih etmediği için sınıflarda bir tane veya iki tane bayan öğrenci oluyordu, onlar da derse gelmediği zaman karşında 40 tane erkek... Dolayısıyla onlarla yaptığın sohbet biraz daha ister istemez farklı oluyordu.

Fen-Edebiyat'ın 1999'dan önceki kantini çok güzeldi, bilmem hatırlar mısın? Kütüphanenin yan tarafında açık alanda, özellikle yazın çok güzel olurdu ve geçiş bölümünde yer aldığı için çok kalabalık olurdu, buna oranla kız öğrenci sayısı da çok olurdu. Bazı fakültelerden sefer düzenlenirdi.

Şimdi de aynı şey mimarlık fakültesi için geçerli diye duyuyoruz hocam...

Şimdi şöyle bir şey var; karşı cinsle diyalog, iletişim, insanın daha rahat daha özgüvenli olmasını sağlıyor. Hep aynı cinsten olan bir toplulukta, dediğim gibi, tavırlar yaklaşımlar hitaplar her şey değişiyor. Daha önce de belirttiğim gibi doğrudan bu benim işlediğim derse de yansıyor.

İTÜ'de, derslerin yoğun olması, öğrencilerin sürekli ödev, proje, vize, quiz, finallerle uğraşıyor olması kendi öğrencilik hayatıma göre bana çok renksiz, sıradan geliyor.

Kendi öğrenciliğimde, bir de sosyal bölümde okumamdan dolayı, sosyal hayatım aktif geçmiştir. Dil Tarih 'te Tiyatro bölümü vardı, bizim hiçbir işimiz olmazsa gider onların oyunlarını izlerdik. En basitinden kantinde masaların üzerinde gördüğün kitap çeşitliliği fazlaydı. Kendi ders kitaplarını koysalar bile, kitapevindeymiş gibi bir sürü kitap görürdün, dolayısıyla mesela ders sohbetleri yapsalar bile, felsefe bölümündeki öğrenciler, var oluşçuluk üzerine tartışırlardı. Bir tarafında var oluşçuluktan bahsediliyor, bir tarafında Durkheim'dan bahsediliyor... Böyle bir ortam vardı, bu açıdan farklıydı. Mesela bizim okulda her hafta sonu mutlaka geziler olurdu. Öğrencilere yönelik olduğu için de ücretleri çok makul olurdu. Ben bu şekilde birçok yer dolaştım bir de öğrenci ortamı olduğu için çok keyifli, çok güzel zamanlar geçirdim. İTÜ'de maalesef bu kadar renkli olmuyor. Teknik geziler oluyor, onlarda da öğrencilerin sırtında bir sürü alet edevat...

İTÜ'nün zaten bu konuda girişimleri var hocam, uluslar arası akreditasyona dâhil olabilmek için bazı çalışmalar yapılıyor, İTÜ'yü sosyalleştirme çabaları... Peki, hocam 1996'dan beri İTÜ'desiniz, 9 senedir, mutlu musunuz bu okulda?

Derslerimde bunu çok telaffuz ediyorum, bazen öğrenciler inanmayan gözlerle bana bakıyorlar, samimi olarak şunu söyleyeyim, Türkiye'de sevdiği işi yapan azınlıklardan biri olarak görüyorum ben kendimi. Aradan 9-10 yıl geçmesine rağmen işimi hala çok severek yapıyorum. Özellikle yaz okuluna kalmamışsam, bahar döneminden sonra güz döneminde, ilk derse girmeden önceki gece uyuyamıyorum. Yeni insanlarla tanışma heyecanı, 3 aylık bir aradan sonra insanlara bir şeyler aktarma hevesi beni halen heyecanlandırıyor. Tamam, bazen derslerden dolayı, notlardan dolayı, uykusuzluktan dolayı öğrencilerle birbirimizi karşılıklı anlayamadığımız zamanlar durumlar olabiliyor ama her şeye en genel açıdan baktığım zaman işimi çok severek yapıyorum. Bu açıdan da kendimi şanslı hissediyorum.

Arka arkaya derslere giriyorsunuz, ortada bir yerlerde ipin gerilimden koptuğu, derse giremeyeceğim dediğiniz, ya da ders dışında alakasız bir şey yaptığınız oldu mu?

Temel olarak şunu düşündüm; sosyal bölümleri olan bir üniversitede, mesela Marmara ya da İstanbul Üniversitesinde çalışsaydım bundan nasıl farklı olurdu? Mimarlığı saymazsak ders verdiğim bütün öğrenciler mühendis, dolayısıyla sayısal yönü ağır olan öğrenciler, bu açıdan eğitim almış ve eğitim almakta olan öğrenciler, sosyal yöne yatkınlığı daha az olan öğrenciler. Bu yüzden sosyal bir bölümde olsaydım çok daha keyifli olurdu derslerim. Ama burada da mesela şiir ve öykü yarışması vardı geçen sene Dil ve İnkılâp Tarihi bölümünde düzenlenen. Orada jüri üyesiydim ben ve örnekleri okuduğum zaman İTÜ'de az da olsa bu işle ilgilenen nitelikli insanların olduğunu tekrar gördüm, derslerin dışında. Ama şöyle bir şey var, derste karşında 40 kişi varsa bunlardan 3-4 tanesi bu işlerle ilgileniyor.

Doçent bir arkadaşım şöyle demişti 'her sınıfta 5-6 tane aktif öğrenci oluyor ve dersin renklenmesi de onların katılımıyla sağlanıyor. Yaşayarak daha iyi görüyorsun.

Türkiye'de gazete, kitap okuma oranı çok düşük, şimdi benim, dersimde yapmaya çalıştığım şey, üniversite çağına gelmiş, özellikle İTÜ gibi bir üniversitede okuyan bir çocuğun edatı zarfı bilmesinden çok Türkçe hakkında, Türk dili hakkında bir bilgiye ve bilince sahip olmasını sağlamak. Dolayısıyla bu bilinci sıfırdan oluşturmam çok zor, Türkçedeki bozulmayı fark edebilmesi için, bu bilincin oluşması için kitap okuması, Türkçenin güzelliğini, Türkçenin özelliklerini bilmesi gerekiyor. Bazen umutsuzluğa kapıldığım, kendimi duvara karşı konuşuyormuş gibi hissettiğim oldu, olmadı diyemem...

10 yıldır İTÜ'de çalışıyorsunuz... Genel bir gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda öğrenci profili değişimi hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Şimdiki gençler çok daha bakımlılar, kendilerine daha çok özen gösteriyorlar... Eskiden öğrencilerin sahip olduğu araba sayısı bu kadar fazla değildi, derslerde bahsettiğim kitabı duymuş olanların sayısı 15-20 oluyordu, şimdi ise o kadar değil. Ekonomik durumda iyileşme varken öğrenci profili açısından, edebiyat ve sanata eğilim daha azalmış durumda gibi geliyor bana. Diğer arkadaşlarla konuştuğumda onlar da aynı sorunlardan yakınıyorlar. Mesela sınav kâğıtlarını okurken öyle yanlışlar görüyorum ki, bunu bir üniversite öğrencisinin yapmış olması beni ciddi ciddi düşündürüyor, Türk Dili grubundaki arkadaşlarla konuşuyoruz da onlar da aynı şeyleri söylüyorlar... Eskiden derslerimiz daha iyiydi, daha akıcıydı diye ortak fikirlerimiz var.

Bir de İTÜ'de son 3-4 yıldır uygulanan çan eğrisi sistemi var. Öğrencilerin tek beklentisi demiyorum ama en büyük beklentisi not oldu. Şimdi çan eğrisi sisteminden dolayı herkese aynı notu veremeyeceğimiz için ister istemez öğrenciler arasında not farklılıkları oluyor, dolayısıyla dersin niteliği, kalitesi, aktarımından çok hocanın not eğrisi dikkate alındığı için bu dersimizi gerçekten olumsuz yönde etkiledi. Bana sorulsa Türkçe dersini seçmeli yapmak isterim ya da nottan bağımsız bir ders haline getirmek isterim. Türkçe birazcık gönül işidir, Türkçeyi sevmek, Türkçeyi korumak isteğiyle ilgili bir şeydir, bunu notla sınırlandırmak açıkçası bana çok doğru gelmiyor. Keşke öyle bir imkânım olsa... Not olmasın, derse devam zorunluluğu olmasın, herkes almak zorunda kalmasın, bu işi gerçekten ciddiye alan 'evet Türkçeyle ilgili şu şu sorunlar var, ben bunları çözmek için ne yapabilirim' bilinciyle gelen öğrenci 10 tane olsun benim için çok daha değerli.

Hocam, bir dönem de Türk Dil Kurumunda çalıştığınızı biliyoruz, hangi dönemdi, nasıl bir deneyimdi?

1995-1996 yıllarında çalışmıştım.21 yaşımda üniversiteyi bitirdim, bitirdiğim yıl yüksek lisansa başladım, yüksek lisans yaparken Türk Dil Kurumu'nda çalışmaya başladım. Yalnız dediğim gibi sözleşmeli falan değildim. Yüksek lisanstaki tez hocam kurumda çalışıyordu ben de onun yanında gönüllü olarak çalışıyordum.

Neden orada çalışmaya devam etmediniz?

Ben, üniversite tercihimi yaparken 9 tane tercih yaptım, 8'i edebiyattı. Bir arkadaşım sonradan pişman olabilirim diye 1 tane de hukuk tercihi yazdırmıştı. Türkiye'deki edebiyat fakültelerinin çoğunu yazmıştım. Edebiyatı gerçekten seviyorum ve hayatımı bu işle devam ettirmek istiyorum. Üniversite biteli 10 sene oldu ve keşke edebiyat okumasaydım diye düşündüğüm hiç olmadı. Belki zaman zaman şikâyet ediyorum, kızıyorum, geriliyorum, rahatsızlık duyuyorum ama düşünüyorum da benim bu hayatta keyif alarak yapabileceğim iş edebiyat öğretmenliği. Kurum, biraz daha memurluk hayatına yönelik bir iş. Sabah 9 akşam 5,yapmanız gereken rutin işler, yapmak istediklerimi orada yapamayacaktım. İTÜ'ye gelmemin mantığı; kitaplardan bahsetmek, Türkçeden bahsetmek, sanattan bahsetmek. Bunları konuşmak bana daha çok keyif veriyor.

Teşekkür ederiz hocam, zaman ayırdığınız için.

Ben teşekkür ederim.


  Taskisla.net'in gelişimi için siz ziyaretçilerimizin yorumları çok değerli.
Lütfen aşağıdaki formu kullanarak yazı hakkındaki fikir/eleştirinizi
taskisla.net ekibine ve yazara gönderiniz.

Ad Soyad: E-Mail: 
Yorum:
 

   



Yukarı  |  Önceki Sayfa


Best viewed in 1024*768 resolution. Click here to learn what resolution you're using.

advancity